Ürdün Gezi Notları

26 Ağustos 2014

20-08-2014 
Istanbul'dan Akabeye 2.5 saatlik bir yolculuk sonrası ulaşıyoruz. Midemi bozmamdan mutevellit yolculuk epey bir zor geçiyor. En son 5.sınıfta kustuğumdan dolayı bu durumlara pek alışık değilim neyse ki 4 gün süren Ürdün gezimiz hastalığım sonucu mahvolmadı ve vardıktan 4-5 saat sonra kendime geldim. Akabeye gece 03.30 da varıyoruz. Varmadan önce Fas'da edindigim tecrübelerden dolayı taksicilerle savaşmam gerektigini biliyordum. Havalimanindan otel 11 km sürüyor maksimum 10 dinar veririm diye sartlandirdim kendimi. Taksici kapıyı 20 dinardan açtı, sonra 15 en sonunda yallah 10 diyerek taksiye bindik. 4 tüm günümüz olacak Ürdünde, bu yüzden planlı hareket etmemiz gerekiyordu. Akabe'ye 45 km uzaklıkta bulunan efsanevi Vadi Ruma güneşin batışını ve safari yapmak icin yola koyulduk. Taksiciyle safari, giris ucreti ve git gel taksi ucreti toplam adam basi 45 dinara anlasiyoruz. Vadi rum'da bedevi bir soforle 3 saat boyunca colde turluyoruz. Zamanında provakator Lawrence'e ev sahipliği yapmış olan bu çölde, kayaların çöl kumlarıyla olan renk ahengini izleyerek geziyoruz. Etkileyici kanyonları gün doğarken izlemek oldukça keyifliydi. 
Arapların bağımsız bir ulus olma yolunda atılan adımlarin, bir bakıma Osmanlıya karşı halkın ayaklanmasında önemli bir rolü bulunan Lawrence 1917 yilinda Vadi rum'da yaşamıştır. İngiltere doğumlu olan Lawrence, Oxford'da arkeoloji eğitimini tamamlayıp, tezini yazmak amaciyla Ortadogu'ya gitmiştir ve ilerleyen yıllarda bu topraklarda hem ingilizlerin hem de ürdün halkının sevgisini kazanmıştır.
Vadi Rum'u arabasız gezmek 40 derece sıcakta insanı zorlayabilir. Vadi Rum görülmesi gereken önemli yerlerden. Giriş ücreti 5 dinar.
Vadi rum'dan Akabe'ye döndüğümüzde saat 10 olmuştu, erken check in yaparak öğlene kadar otelde uyuduk. Ürdünde 30-35 dinara orta ayar otellerde iki kisilik odalarda konaklanabilir. Urdun orta ortadoğu'nun en pahalı ülkesi olsa da yemek ve konaklama genel manada uygun denebilir. Giriş ücretlerini hesaba kattığımızda turistik manada İtalya, İspanya kadar pahalı bir ülke diyebilirim Ürdün için. Akabe otellerinden kalkan shuttlelar ile şehrin 15 kilometre dışında bulunan berenice beach'e gidebilirsiniz. Giris ucreti 7.5 dinar. Kizildeniz ve havuzdan faydalanmak icin ideal bir bolge. 
Yüzölçümü olarak her ne kadar küçük bir ülke olsa da, içinde barındırdığı doğa harikalarıyla eşsiz bir Ortadoğu ülkesi; Ürdün. Bana kalırsa dünyanın en doğal ve tarihi bölgesi olan Ortadoğu'nun en pahalı ülkesi sanırım Ürdün. Para birimi diğer Arap ülkelerinde olduğu gibi Dinar. Fakat Ürdün Dinarı, Euro'dan daha değerli. Bir Ürdün Dinarı takriben 3 liraya tekabül ediyor. Yerlilere göre bu ülkenin petrolü Petra. İşsizlik her ne kadar yüksek gözükse de Petra sayesinde herkesin cebine bir şekilde para giriyor. Ürdünü ziyaret etmeyi planlayanlara en büyük tavsiyem Ürdün asla Petradan ibaret değil. Ülke tam bir doğa harikası, yoğun olarak gezerseniz ülke için 4 gün yeterli olabilir. 
Kızıldeniz'de yüzmek oldukça keyifli bir tecrübe, tuzlu olmasına rağmen su son derece berrak. Akabe'de sıcaklık bazen 43 dereceyi bulsa da hava insanı bunaltmıyor. Sıcak da olsa sürekli bir rüzgar var, bu rüzgar insanı ferahlatıyor. Otelin çevresindeki fast-food dükkanlarında falafel, shawarma yiyip günü sonlandırıyoruz.


21-08-2014
Sabah 6'da uyanıp, kahvaltı alıp, otobüslerin kalktığı noktaya doğru yürüyoruz Petra'ya gitmek için. Yorucu bir gün bizi bekliyor. Yaz dönemi Ürdün turizmi açısından oldukça düşük bir dönem. Bu yüzden otobüse binmek için gittiğimiz noktada hiç kimse yoktu. Halbuki, internette saatlere baktığımızda sabah 7'de otobüsün olduğunu görmüştük. Ürdün'de otobüsler dolmadan hareket etmiyor, bu yüzden spesifik bir saat yok. Düşük sezon olduğundan dolayı sabah otobüsü 8-9 gibi geleceğinden ve dolması 10-11'i bulacağından taksiciyle kişi 15 dinara anlaşarak, yaklaşık bir buçuk saat sonra Petra'ya varıyoruz. Petra'da otele eşyalarımızı bırakıp, 15 dakika uzaklıktaki Antik kente doğru yürüyoruz. Ürdün Hükümeti'nin vicdansız fiyat politikasını zor da olsa içimize sindirip, kişi başı 50 dinar ödeyerek içeriye giriyoruz. İki günlük bilet 55, üç günlük bilet 60. Eğer Petra'yı gece gezmek isterseniz 8.30-10.30 arası giriş noktasından Hazine binasına kadar gitmenin bedeli 13 dinar. Mumlarla süslü Petra'yı iki saat görmenin bedeli 13 dinar. Petra'nın 5 kilometre dışında Little Petra adında bir bölge var, buraya giriş ise ücretsiz. Vaktimiz olmadığından dolayı burayı ziyaret edemedik.
Rehberim Lonely Planeti okuya okuya gezmeye başlıyoruz. İçeri girdiğimizde saat 10.30 idi. Biletlerin satıldığı noktadan 1 kilometre yürüyüp, Petra'nın ana girişine yani The Siq'e giriş yapıyoruz. Devasa kanyonların arasından yaklaşık 1.2 kilometre yürüyerek, zaman zaman sağda ve solda bulunan banklara oturarak fotoğraf çekindik. Dar, dikey duvarların arasında serin serin yürüyerek Petra'nın keyfini çıkarmaya başladık. 1812 yılında İsviçreli bir gezgin tarafından keşfedilen Petra, M.Ö 6.yüzyılda Nebatiler tarafından kuruluyor. Aslında Petra antik kenti ve Petra bölgesini tanımlamak için Vadi Musa demek daha mantıklı. 1.2 kilometre yürüdükten sonra karşımıza Hazine Binası çıkıyor. Petra denince ilk akla yerlerden, daha doğrusu arama motoruna Petra yazdığınızda genelde hazine binasının fotoğrafı çıkar. Yapı itibariyle Roma mimarisini andıran kolonları ve facedeleri ile etkileyici bir bina, fakat daha önce Roma ve Atina'da bulunmuş gezginlerin çok ta fazla şaşıracağı cinsten bir yapı değil. Hazine binasının önündeki eşekli çakal Bedeviler (yerlilere göre onlar Bedeli) sürekli bir teklif peşindeler, neyse ki Antik kentte polisler mevcut, çok rahatsız ederlerse hemen şikayet edin. Belli bir süreden sonra ciddi manada yorabiliyorlar, eşek ya da deveye binmek ister misin ? gibisinden sorular durmak bilmiyor. Her neyse, hazine binasından sonra sağ tarafa doğru yürüdüğümüzde geniş bir alan çıkıyor karşımıza. Nebatilerin mezarları hemen gözümüze çarpıyor. Zaten antik kentin büyük bir kısmını mezarlar oluşturuyor. Sol tarafta High Place of Sacrifice'a çıkmak için merdivenleri tırmanmaya başlıyoruz. Antik kenti güzelce fotoğraflamak isteyenler için çıkılması elzem merdivenler. Sıcak kendini iyiden iyiye hissettirmeye başlıyor. Gün boyu 15 kilometre yürümek çok zor bir şey değil fakat kumların üzerinde, high place of sacrifice ve manastır gibi yükseklerde bulunan yerler için toplam 1500 merdiven çıkmak, sıcakla birleşince biraz yorabiliyor. Sağ taraftaki mezarları görmek için, İtalyan turist kafilesine yanaşıyorum ve birlikte yukarı çıkıyoruz. En etkileyici yerlerden biri benim için Urn Mezarlığıydı. Ardından Silk mezarlığını ziyaret edip aşağıya doğru tekrardan iniyorum. Colonnaded sokağından dümdüz yürüyorum, tapınağı ve antik tiyatroyu geziyorum. Buradan rotamı yaklaşık tırmanması 45dakika sürecek olan Manastıra doğru çeviriyorum. Manastıra çıkarken tanıştığımız, yarı Ukraynalı, yarı İtalyan olan İngiliz Tatya ile sohbet ediyoruz. Amman otogarında uğradığı tacizi anlatıyor. Saf, sevecen samimi biri, İngiliz kültüründen kaçmak için geziyorum diyor. Manastıra çıkarken arkanızdan aniden eşşekler gelebilir, arada sırada arkanıza bakmanızda fayda var. İtici jokeylerin sözlü saldırısına aldırmayın. Manastıra vardığımızda o etkileyici yapıyı görüyoruz. Yapı itibariyle Hazine binasını andırsa da koyu rengiyle daha etkileyici buldum. Bizans döneminde yapı, kilise olarak kullanıldığına inanılıyor. Tam manastırın karşısında yorgunluğunuzu atmanız için sandalyeler var, arkasında ufak bir büfe de mevcut. Fakat fiyatlar fahiş, o yüzden suyunuzu girişte buz gibi alın ve güneşten mümkün mertebe saklayın. Manastırdan tekrar girişe yürümek yaklaşık 2 saatinizi alacaktır, ona göre saati ayarlamakta fayda var. Hatta Petra'nın içinde serinlemeniz açısından şelale gibi bir yer de var, Tatya'yı bir Bedevi götürmüş, kıyafetlerle girip yüzmüş sonra da kıza bel altı tekliflerde bulunmuş, biz vakit sıkıntısından dolayı içeride yüzemedik. Manastırdan sonra rotamızı tekrar çıkışa doğru yöneltiyoruz. Hazine ve Siq'den tekrar geçiyoruz, mezarları, amfi tiyatroyı, tapınakları geçerek çıkışa yöneliyoruz. Pek fazla enerjimiz kalmadığından, Petra'nın çıkışından otele dik yokuşu çıkmak istemedik. Taksicinin 4 dinarlık teklifini 2'ye indirerek otele geri dönüyoruz saat 6'da. Dünyanın bir harikasını görmenin mutluluğuyla otele varıyoruz. Fazla zamanımız olmadığından, sabahları erken kalkıp, pratik hareket etmemiz gerektiğinden ve otobüs sisteminin adam akıllı çalışmamasından dolayı kalan 2 günümüzü bir taksi kiralayarak, Shobak Kalesi, Dana Reserve, Karak Kalesi, Ölü Deniz, Nebo Dağı, Madaba, Jerash ve Amman'ı gezmek istedik. Otelde resepsiyonda sıkı pazarlık sonucu 2 kişi toplam her şey dahil 275 dinara anlaşıyoruz. Ölü deniz giriş ücreti 25 dinar, bir gece otel konaklaması ve diğer bütün giriş ücretleri fiyata dahil. Sabah 7.30'da gezimize başlıyoruz.













22-08-2014
Sabah Petra'dan ayrılıp, Shobak Kalesine doğru yol alıyoruz. Eski zamanlarda Montreal diye anılan bu kale Haçlılar tarafından 12.yüzyılda yapıldı. Eyyubiler tarafından ve daha sonra Memlükler tarafından kale kuşatıldı. Kale arabayla Petra'dan yaklaşık 30 dakika uzaklıkta. Shobak'dan yaklaşık gene 30 dakika sonra Dana'ya varıyoruz. Bir doğa harikası diyebilirim. Akabe ve Ölüdeniz arasında kalan Vadi Araba'nın kesiştiği yerde kalıyor. Hiking için ideal bir yer. Güzel manzaraya karşı 10-15 dakika durduktan sonra, Shobak'dan çok daha büyük olan Karak Kalesine gidiyoruz. Karak, İncil'de adı geçen eski bir Roma şehri. Shobak gibi bu kalenin de tarihçesi aynı. Haçlılar tarafından yapılıp, sırasıyla Eyyubiler ve Memlüklere geçiyor. Fakat bu kalede Memlüklülerin eserleri daha çok. Örneğin Kale kısacası bir yerleşim merkezi gibi kullanılmış, içerisinde cami,mutfak,saray gibi temel ihtiyaçların ve konaklamanın sağlanabileceği şeyleri şehre monte etmişler. Ardından Osmanlıların 400 yıllık Ürdün hakimiyetinde kale Osmanlı egemenliğinde olsa da, Osmanlı pek bu taraflara odaklanmamış. Kudüs ve Şam gibi şehirlere daha fazla bir önem verilmiş. Zaten Ürdünü gezince pek fazla Osmanlı eserine rastlamayacaksınız. Kaleye giriş Osmanlı kapısından yapılıyor. İçeride İslam müzesi var fakat ben gittiğimde kapalıydı. Kalede en ilgi çeken yapı Memlük sarayı, kaleyi 45-60 dakika içerisinde gezmek mümkün. Karak'dan ayrılıp rotamızı Ölü denize bir diğer adıyla Lut Gölüne çeviriyoruz. Deniz seviyesinin 400 metre aşağısındaki bu denizin en büyük özelliği tuz oranının en fazla olduğu deniz olması.(%33)ve batma olanağınızın olmaması. Eskiden yol boyunca sürekli polisler tarafında pasaport kontrolü oluyormuş, biz gezerken hiç böyle bir şey ile karşılaşmadık. Sodom ve Gomore kentlerinin helak olduğu yerler. Hatta Kral yolunda ilerlerken, Ölü denize gelmeden yolun sağında Vadi Mujibi göreceksiniz. Kanyonlarla kaplı doğal bir bölge, burayı ziyaret edemedik. Etkileyici bir görüntüsü vardı dışarıdan. Kimilerine göre Arizona'da ki Grand Canyon'dan sonra dünyanın en önemli kanyonu. Vadi Mujibi geçtikten sonra sağ tarafta tepede 2 dakika aralıklarla 2 tane ufak bir oluşum gözüme çarptı. Kimileri bunları Sodom ve Gomore olarak nitelendiriyor dedi Ayman. Ölü deniz'de yüzmek için 2-3 tane beach'ten birini seçme şansınız var ve fiyatlar hiç de uygun değil. İç dizaynı çok hoş olsa da 25 dinar bence pahalı. İçeride havuz ve açık büfe yemekten faydalanabiliyorsunuz. Aynı zamanda Ölü denizin keyfini çıkartıyorsunuz. Fakat şark kurnazları açık büfe yemek verip, suya para alıyorlar, havlu da aynı şekilde paralı. Her neyse, Ölü deniz'de ve havuzda toplam 3 saat vakit geçirdik. İsrail'e düşünceli bir şekilde bakarak yüzdüm. Tuz yoğunluğundan olsa gerek deniz suyu insanı bunaltacak derecede sıcaktı. Ama çok güzel bir deneyimdi, herkese tavsiye ederim. Ölü Denizden ayrıldığımızda saat 16.00 idi. Hz.Musa'nın kavmine vaad edilmiş topraklar olarak gösterdiği günümüz İsrail'inin tam karşısında bulunan Nebo Dağına doğru yola çıktık. Rivayete göre açık havalarda buradan Kudüsü görmek mümkün. Nebo Dağının hemen yanında Papa'nın ziyaret ettiği Musa Kilisesi var fakat halen restorasyon nedeniyle kapalı. Aynı zamanda Hz.Musa 120 yaşında burada vefat ediyor. Nebo dağından sonra günü sonlandırmak amacıyla Madaba'ya hareket ediyoruz. Otele girmeden St. George kilisesine gidiyoruz. Küçük bir şehir olmasına rağmen tarihi açıdan büyüleyici bir yer. Kiliseden sonra otelimize gidiyoruz, gece bir şeyler atıştırmak için dışarı çıkıyoruz. Otelin hemen karşısındaki restoranta gidiyoruz. Menüyü istiyorum, getiriyor ve ekliyor o fiyatın üzerine vergi ve servis dahil değildir diyor. Sabır çekip kalkıyoruz. İddiasız bir pizzacıda pizzamızı yiyip, son günümüz için odamıza çekiliyoruz. 






23-08-2014
Sabah saat 8'de otelden ayrılıp, Jerash'a doğru yol alıyoruz. Kuzeye doğru yol aldıkça Filistinli ve Suriyeli mültecilerin kamplarını görüyoruz. Toplam 3 milyon Filistinli ve Suriyeli var ülkede. Geriye 4 milyon Ürdünlü kalıyor. Kral Abdullah'ın sevgili eşi Rana'nın Filistinli olmasından mütevellit Filistinlilere kapıyı sonuna kadar açmışlar. Halk ne kadar rahatsız olsa da, kraliçe ne derse o. Roma şehrine otelden varmamız yaklaşık 1 saati buluyor. Belki de Ürdün'ün en önemli turistik yerlerinden biri. Şehre girerken göze çarpan ilk yapı Hadrian Kemeri. Kemer, 129 yılında Roma İmparatoru olan Hadrian'ın şerefine yapılmış. Kemeri geçtikten sonra solda hemen Hipodrom var. Ardından Güney kapısından geçip, Zeus Tapınağına geçiyorum. Güney tiyatroda bizim Aspendos gibi, yaz aylarında konserler oluyor. Denk gelirseniz kaçırmayın. En güzeli bence tiyatronun akustiği. Tiyatrodan çıkıp yönümü Foruma doğru çeviriyorum. Foruma girince kendimi gerçek manada Roma şehrinde hissettim. Etkileyici sütunlar, içlerindeki odunlar sallanmalarına sebep oluyor, fakat hep o sütunları dik tutuyorlar. En azından 2000 yıldır böyle. Ve sütunların farklı yerlerine vurdukça , farklı sesleri işitmek mümkün. Roma döneminde burası şehrin merkezi olarak kullanılmış, şehrin sosyal ve politik hayatının merkezi olarak kalmış. Tapınak ve tiyatroya oldukça yakın bir bölgede. Buradan kuzeye doğru Cardo Maximus vasıtasıyla ilerlediğimizde Roma hamamlarını, su anıtını görüyorum. Buradan yukarıya çıkıp, Jerashı izliyorum. Buradan Artemis tapınağına çıkıyorum, şehri koruduğuna inanılan Artemisin anısına yapılmış, buradan Kuzey Tiyatrosuna geçiyorum. Güney ile kıyaslandığından son derece küçük kalan bu tiyatro, Artemis tapınağına çok yakın bir yerde. Depremler yüzünden zarar görse de, ilerleyen zamanlarda tekrar restore edilmiş. 2000 kişilik bir kapasitesi var. Buradan sonra aşağıya tekrar inip, Kuzey Kapısına kadar yürüyorum. Kuzey kapısından, giriş kapısı yaklaşık 30 dakika yürüme mesafesinde, dönüş yolunda da görmediğim yapılara tekrar bakıyorum. Tıpkı Petra'da olduğu gibi.  Asyanın Pompeisi olarak adlandırılan Jerashı görmenin verdiği mutlulukla başkent Amman'a tekrar geri dönüyoruz. Jerash'da içeride toplam 3 saat vakit geçirdik. Büyük bir antik şehir. Planınızı buna göre yapın.
Amman'a bir saatlik yolculuk sonrası varıyoruz. İlk durağımız şehrin göbeğinde bulunan Roma tiyatrosu. Tepeye kadar çıkıp, şehri gölgeden izleme amacındayım. Amman'da yedi tepe üzerine kurulmuş bir başka şehir. Lizbon, Roma ve İstanbul gibi. Bu yüzden sıcakta gezmek insanı yorabiliyor. Roma tiyatrosundan şehrin tepelerine, Citadel'e yani kaleye bakıyorum. O iki üç katlı, çöl iklimine uygun yapıdaki binalara yansıyan güneşi izliyorum. Amman'ın ne kadar büyük bir tarihe sahip olduğunu düşünüyorum. Bütün komşularında bombalar patlarken, ne yapıp edip ülkeyi güvenli halde tutan ülke yöneticilerine saygı duyuyorum. Ortadoğu'nun '' İsviçre'sinin'' bir çok eksik yönü olsa da, bu özelliği takdire şayan. Ammana gelince kralın resimlerindeki artış gözden kaçmıyor. Eski dönemdeki adı Philadephia olan Amman, bir çok imparatorluğa ev sahipliği yapmış. 6000 kişi kapasiteli tiyatrosunun, şehrin göbeğinde , otellerin karşısında hiç bozulmadan kalması ilgi çekici bir özellik. 2. yüzyılda inşa edildiğine inanılan tiyatronun, diğer tiyatrolardan farkı dini özelliğinin olması. Buradan sonra kaleye çıkıp, Amman'ı kuş bakışı izliyoruz. Kalede en ilgi çeken yapı, Hercules tapınağı. Zaten 4 gündür antik kentlerde,kalelerde dolaştığımızdan dolayı yapılar belli bir süreden sonra şaşırtıcı gelmiyor. Amman'da biraz şehir turu yaptıktan sonra, 4 saatlik bir yolculuk sonra Akabe'ye varıyoruz. Ardından İstanbul'a dönüyoruz. Vizesiz bir ülke olmasından dolayı ve beklediğimizin çok üstünde şeyler almamız sebebiyle Ürdün'ü çok beğendik. Tarihi ve doğal güzellikleri için Ürdün ziyaret edilmeyi hak ediyor.






Petersburg Gezi Notlari

13 Mart 2014

2013 yılının Kasım ayında yapılmış bir geziydi. Okulları ektik, Rusya'ya yol aldık. Furkan'ı ikna etmek biraz zor oldu ama mezun olduktan sonra sık sık söyler ''iyi ki gitmişiz''. Moskova'dan gidiş dönüş uçak biletlerimizi alarak 1 saat 10 dakikada vardık Petersburg'a. İyi ki de vardık, biz sevdik, gidince siz de seveceksiniz. Kapitalist ruhumuz vagonlu trenlerin midemize ''dokanma '' ihtimalini de göz önünde bulundurarak Petersburg'a uçakla yol aldık. Halbuki gece treni daha mantıklı ve daha uygun. Furkan'ın Moskova'dan Petersburg'a giderken uçakta hostesle girmiş olduğu diyaloglar, St petersburg'da sokakta her gördüğüne aşık olacağının habercisiydi. Şehre vardık. Havalimanından otobüsler şehre yakın bir yerde ki metro durağına kadar götürüyorlar. Oradan da metroyla Nevski'ye yani şehrin merkezine rahatça varabilirsiniz. Hosteli bulmak da saçma şekilde vakit harcadık bir de buna Furkan'ın, Türkiye'de döner statüsü dahi alamayacak dönerlere olan ilgisi geç kalmamızı biraz daha arttırdı. Ardından hayırsever bir Rus model iphone'lardan sonra değerini yitiren telefonuyla bize yönümüzü bulmamızda yardımcı olmaya çalışırken telefonu kapandı. Ardından Rus aksanıyla ''stupid'' dedi telefona. Sanırım bu güzel sanatlar öğrencisini hiç unutmayacağız. Ruslar soğuktur laflarına aldırmayın, gayet de ılıman tipler. Nevski'nin arka sokağında bir hostelde kaldık 6 gece. Biz petersburga doyduk o bizden bıktı. Hatta kaldığımız hosteldeki resepsiyonist kızın İngilizcesine bayıldığımızı daha dün gibi hatırlıyorum. Mutfağı son derece kullanışlı olan bu hostelde oda fiyatına kahvaltı dahildir. Ee bunu duyan biz, sabahları erkenden kalkıp bir de yetmez iki tane ver ver ver ver Allahım ver nidaları eşliğinde cornflakeslere asıldık. Furkan'ın geceleri beni uyutup,ardından sokağa çıkıp resepsiyonist kızları evlerine kadar takip etmesini anlatmadan önce biraz şehirden bahsedelim. Petrograd, Leningrad derken günümüzdeki ismi Sankt Petersburg olan bu gözde şehir, Dünya' nın yedide birine sahip olan Rusya'nın gözbebeği. Rusya'nın Avrupa'ya en yakın şehri. Tallinn ve Helsinki'ye üç saatte varabilirsiniz. Bu şehirde yazlık ve kışlık sarayları yedire yedire gezmeniz tavsiye edilir. Katerina Parkda, bir emekli albay kadar sert bakarak ve aynı zamanda bir kreş bebesi kadar mutlu mesut yürüyebilirsiniz. Akşam dönüşte Furkan gibi Kazan katedraline karşı oturup 10 euroya kahve de içebilirsiniz. Rus Rublesine vurunca 400 rubleye tekabül ediyor. Bazen insanlar sırf ortama girmek için neler de yapıyorlar. Hollanda'dan gelen ve dünya turunun başlangıç noktası  Sankt petersburg olan Mendie ile tanışmak ise ayrı bir keyifti. 1 sene sonra evine döndü, bütün Asya'yı gezdi. Seda ablası ona kurban olsun.
















Gün gün neler yaptığımızı anlatmak yerine, doğaçlama bir şekilde Sankt Petersburg'da neler yaptık onları anlatayım. Dostoyevksi'nin o güzel evine uğradık. İçeride gezerken evinin videosunu çektim. Olmazsa olmazlardan Hermitage'i gezdik daha doğrusu içinde yürüyüş yaptık. Malum çok büyük. Da vincinin ve bir diğer meşhur ressamların tablolarına baktık. Hermitage'i Mendie ile birlikte gezdik. Ardından hostelin çaprazında yer alan Pizzacı'dan paket yapıp, marketten de içeceklerimizi alıp hostelde hep birlikte sohbet ede ede yemeğimizi yedik. Paket yapıp yemek Rusya'da her nedense bayağı bir ucuza geliyor. Biz pizzalarımızı yerken Furkan içten içe hostelde resepsiyonistlerinden shiftlerini hesaplıyordu. İçten içe umarım bu gece gelir diyerekten hem gülümsüyordu, hem de pizzanın kaşarlarını yapışan bıyıklarından ayırmaya çalışıyordu. Ardından hostelde İstanbul'da Thy'de çalışan bir Türk vatandaşıyla karşılaştık. Her gün en az 100 dolar harcamayı kendine huy edinmiş bir ademoğluydu. Saf, safkan, steril ve bir o kadar da hijyenik olan bu Türk erkeği geceleri sessiz sedasız hostelden yok oluyordu. 2 hafta kaldığı Sankt petersburgda kuvvetle muhtemel herhangi bir turistik noktaya uğramayarak, Türkiye'yi bu şekilde temsil eden 40.000. Türk erkeği olarak daha şimdiden adını tarihe yazdırdı. Bu 6 günlük süreçte Furkan ile akşamları hostele gelip bir kaç İran filmi izlediğimizi hatırlıyorum. Mecid mecidinin filmlerinden bir kaç tane izledik, ve TRT türk'ün efsanevi programlarından olan Kentler ve Gölgelerin Sankt petersburg bölümünü youtube'dan izledik. Tavsiye edilir. Kendi başınıza Sankt petersburg sightseeingi yapmak istiyorsanız, Nevski'den geçen tramvaylara binip bir en baştaki durağa bir de en son durağa kadar yolculuk edebilirsiniz.

Takriben Muazzez'lerin Türk sanat müziğine damga vurduğu yıllardı, Sovyetler bölünmüştü. Komünist sistem değişince pek tabi ki Türkiye'de ki Çeliklerde değişti ve bu bölgelere Akdeniz'den göç başladı. Onlar sıcak denizlere inmek isterken, bizim Çelikler soğuk denizlerde Olgalara kuş bakışı bakmak istiyorlardı. Sonunda beklenen oldu ve Ruslar vizeyi kaldırdı. Rusya'da asimile olmuş Azeri, Özbek, Kırgız, Kazak ve aynı zamanda Türkmenlere rastlamak mümkün. Türkçe sorularımıza Rusça cevap almak beni son derece kırarken, Furkanı ise uçsuz,bucaksız, kapanması zor yaralara sürüklemişti. Her gittiğimiz ülkede yapmaya çalıştığımız gibi, Müslümanlarla buluşmak için Sankt Petersburg'un Özbek mimari ya da Eski İran mimarisi ile bezenmiş, işçiliğinin parayla satın alamayacağı bir camiye gittik. Cami diyin zaten gösterirler, görülmesi elzem yerlerden biri. Peter and Paul kalesine oldukça yakın bir mesafede. 42 adadan oluşan bu şehirde gezmek son derece eğlenceli, Beyaz gecelerde imkanınız olursa kaçırmayın derim. Biz bu sene Beyaz gecelerde baltık sahillerindeydik fakat pek fazla festivalvari bir etkinlik göremedik. Sankt petersburg'da etkinlikler sabaha kadar devam ediyor. Bolşoy'da bir baleye gidemedik, gerçi Kremlin'de gittik ama işin özü Bolşoydu, ya da biz öyle kandırılıyorduk. Petersburg'un Bolşoyu olan Mariisnky'e gidemedik. Malum fiyatlar pahalı. Farklı bir deneyim yaşamak isteyenler ve parayla derdi olmayanlar mutlaka gitsin. Çünkü 1 saati 100 dolardan fazla olmamalı. Furkan'ın annesinin dilinden düşürmediği Voskresenia Khristova katedraline mutlaka uğrayın. Zaten şehrin simgesi. İçine girmeden zaten olacaksınız rengarenk. İşçilik süper. Afacan ruhum önündeki demirlerde fotoğraf çekinmek isterken, demirlerde ki boyayı farketmeyip, montumu gri tonda bir renge bulaştırdı. Saraylar şehri bir bakıma burası; Peterhof, Catherina, Yusufov ve Pavlovsk gibi.
Şimdi gelelim yemek konusuna, Furkan sayesinde süper yemekler yedik. Özellikle internet'ten arama yaptığınızda vejeteryan restaurantlarını tavsiye edin. Fiyatlar hem uygun hem de çok lezzetli. Özellikle Moskova'dan sonra fiyatlar bayağı bir uygundu. Malum domuza mesafeli olduğumuzdan dolayı vejeteryan restaurantlarını hemen benimsedik. Ardından armut suyu içmeden dönmeyin. Pazar günleri kurulan kapalı meyve sebze pazarına uğramadan ülkenize dönmeyin. Şimdilik bizden bu kadar.

                                           ---- G.Ü.L.C.A.N.L.A.R      B.E.T.O.N-----


Fotoğraflarla Türkiye

28 Kasım 2013

KAPADOKYA



Tuz Gölü

                                                             SAFRANBOLU


 
AMASRA
 
ABANT



 
ERZURUM


 
 
TRABZON*SÜMELA MANASTIRI



 
UZUNGÖL




                                                           RİZE- ZİLKALE


 
ARTVİN

 
KARS



 
DOĞUBEYAZIT


 
URFA, DİYARBAKIR, MARDİN, ANTEP, HASANKEYF





















 
EFES, İZMİR, AKDENİZ, ÇANAKKALE
 






 
TREKKİNG- MARMARA
 


 
Kent'e Dönüş